رسالتان موجزتان في الزكاة والصيام

رسالتان موجزتان في الزكاة والصيام

Zekât ve Oruç Hakkında İki Kısa Risale

Language: lang_tr
Prepared by: Abdülazîz b. Abdullah b. Bâz -rahimehullah-
Version: 2.0
Translations 43
Assamese Azerbaijani Bengali Bosnian +39
Attachments 7
PDF
Audio
Video
+3

Zekât ve Oruç Hakkında İki Kısa Risale

Değerli Âlim

Abdulazîz b. Abdillâh b. Bâz

-rahimehullah-

Birinci Risale

Zekât Hakkında Önemli Bir Araştırma

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hamt yalnızca Allah'a mahsustur, salat ve selam kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in, ailesinin ve ashabının üzerine olsun. Bundan sonra:

Bu satırları yazmama vesile olan şey, birçok Müslümanın gereği gibi yerine getirmediği zekât farizasını hatırlatmak ve bu konuda nasihatte bulunma arzusudur. Oysa zekât, büyük bir öneme sahiptir ve İslam’ın beş temel esasından biridir. Bu esaslar olmadan İslam binası sağlam bir şekilde ayakta duramaz. Nitekim Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «İslam beş temel üzerine bina edilmiştir; Allah'tan başka hak ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, ramazan orucunu tutmak ve hacca gitmek.» Sahihliği hususunda ittifak edilmiştir. [1] Buhârî (8) nolu hadisi ve Müslim (16) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Zekât vermek Müslümanların üzerine farz olan İslam'ın en açık ve en güzel özelliklerinden biridir. Faydalarının çok olması sebebiyle Müminler, zekâta büyük önem gösterirler. Fakir Müslümanların zekâta olan ihtiyacı büyüktür.

Zekâtın bir diğer faydası ise; zengin ile fakir arasındaki sevgi bağlarını güçlendirmektir. Zira insan fıtratı, kendisine iyilik yapanı sevmeye meyillidir.

Zekâtın bir diğer faydası ise; nefsin arındırılması, tezkiye edilmesidir. Kişiyi cimrilik ve bencillik gibi kötü ahlaktan uzaklaştırır. Zira Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ bu manayı şu ayetle ifade etmiştir: (Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al.) [Tevbe Suresi: 103. Ayet]

Zekâtın bir diğer faydası ise; Müslümanı cömertlik, eli açıklık ve ihtiyaç sahiplerine karşı şefkat gibi güzel hasletlere alıştırmasıdır.

Zekâtın bir diğer faydası ise; Allah'tan bereket, artış ve verilen malın yerine konulmasını talep etmektir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (...Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.) [Sebe' Suresi: 39. Ayet]. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Ey âdemoğlu! Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim.» Burada zikredilenler dışında zekâtın daha birçok faydaları vardır. [2] Müslim (993) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Zekât vermede cimrilik edenlere veya ihmalkârlık gösterenlere karşı şiddetli bir tehditte bulunulmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! 34 Bunlar Cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak; "Bu kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın!" denecektir.) [Tevbe Suresi: 34, 35. Ayetler] Zekâtı verilmeyen her mal, kıyamet gününde sahibinin azap göreceği bir hazine (biriktirilmiş servet) olur. Bunu Nebî-sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu sahih hadis-i şerifi ifade etmektedir: «Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir. Sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu levhalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar o malların sahibine azap etmek için tekrar kızdırılır. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e ya da Cehennem'e çıktığını görür.» [3]. [3] Müslim (987) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Daha sonra Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- deve, sığır ve koyun sahibi olup onların zekâtını vermeyen kimseden söz etti ve Kıyamet Günü bunlardan dolayı azap göreceğini haber vermiştir.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak gelen bir hadiste o şöyle buyurmuştur: «Allah kime mal verir de o kimse onun zekâtını ödemezse, o mal Kıyamet Günü'nde iki siyah benekli, başı tüysüz bir yılan suretinde temsil edilir ve boynuna dolanır. Sonra çenesinin iki yanından yakalar ve şöyle der: Ben senin malınım, ben senin hazinenim.» Sonra Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah Teâlâ'nın şu ayetini okumuştur: (Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis o, onlar için bir şerdir. Kıyamet günü cimrilik ettikleri şeyler boyunlarına dolanacaktır...) [Âl-i İmrân Suresi: 180. Ayet]. [4]. [4] Buhârî (1338) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Zekâtın, şu dört sınıf maldan verilmesi farzdır: Topraktan yetişen ekin ve meyveler, otlayan küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar, altın-gümüş ve ticaret malları.

Bu dört sınıf malın, her birinin belli bir nisap miktarı vardır ve bu miktardan az olursa zekât düşmez. Hububat ve meyvelerde nisap miktarı beş (5) vesktir ve bir vesk ise: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sâ'ına göre altmış (60) sâ'dır. Hurma, kuru üzüm, buğday, pirinç, arpa ve benzeri ürünlerde, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sâ'ına göre üç yüz (300) sâ' eder. Bir sâ da normal bir kişinin iki eliyle dört avuç miktarıdır.

Eğer hurmalık ve ekinler yağmur, akarsu, pınar ve benzeri doğal yollarla masraf yapılmadan sulanıyor ise bu durumda elde edilen hasadın onda biri zekât olarak verilmesi farzdır.

Ancak sulama işlemi masraf ve zahmet gerektiriyorsa örneğin: su kuyularından hayvanlar yardımı ile çekilerek, su motorları ve benzeri araçlarla yapılmışsa, bu durumda farz olarak zekât verilmesi gereken miktar onda birin yarısıdır 1/20 (yani yirmide birdir). Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak bu şekilde aktarılmıştır.

Merada otlayarak beslenen deve, sığır, koyun gibi hayvanların nisap miktarları ise, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den gelen sahih hadislerde ayrıntılı şekilde açıklanmıştır. Bu konuda bilgi sahibi olmak isteyen kimse, ilim ehline sorarak öğrenebilir. Eğer amacımız özet bir eser kaleme almak olmasaydı, daha faydalı olması için konunun tamamını zikrederdik.

Gümüşün nisap miktarı yüz kırk miskâldir. Bu miktar Suudi Arabistan gümüş dirhemi ile elli altı riyaldir.

Altının nisap miktarı yirmi miskâldir. Bu miktar, Suudi Arabistan altın lirasıyla on bir tam lira ve 3/7 liradır. Gram cinsinden ise doksan iki gramdır. Altın ve gümüşten bu nisap miktarına sahip olan ve üzerinden bir hicri yıl geçen kimsenin, bunlardan zekât olarak onda birin dörtte biri (%2,5) vermesi gerekir.

Kâr, asıl mala tâbidir; bu yüzden zekât için yeni bir yılın geçmesine gerek yoktur. Aynı şekilde, otlakta (serbestçe) otlayan hayvanların yavruları da asıl mala tâbidir; eğer asıl mal nisap miktarındaysa, onlar için de yeni bir yılın geçmesi gerekmez.

Altın ve gümüş hükmünde olan şeylere, bugün insanların kullandığı kağıt paralar da dâhildir; ister dirhem, dinar, dolar ya da başka bir isimle anılsın fark etmez. Eğer bu paraların değeri altın veya gümüşün nisap miktarına ulaşır ve üzerinden bir (hicri) yıl geçerse, zekât vermek farz olur.

Altın veya gümüşten olan kadın ziynet eşyaları da, nisaba ulaşmaları ve üzerlerinden hicri bir yıl geçmesi durumunda nakit hükmüne dâhil edilir. Âlimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre, kullanılmak üzere alınmış veya ödünç verilmiş olsa bile üzerine zekât düşer. Çünkü Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-’in genel ifadesi bunu kapsamaktadır: «Altın veya gümüş sahibi olup da onun zekâtını vermeyen kimseler için Kıyamet Günü o altın ve gümüş ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir.» [5]. Zikri geçen hadis bu şekilde devam etmektedir. [5] Müslim (987) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir kadının elinde iki altın bilezik görüp şöyle buyurduğu sabittir: «Bunun zekâtını veriyor musun?» Kadın: Hayır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Kıyamet gününde Allah'ın onların yerine sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi?» deyince, kadın hemen onları çıkarıp Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e uzattı ve şöyle dedi: «O ikisi (iki bilezik) Allah'a ve Rasûlüne aittir.»[6] [6] Ebû Dâvûd (1563) nolu hadisi, Nesâî (2270) nolu hadisi hasen bir senetle rivayet etmiştir.

Ümmü Seleme -radıyallahu anha- altın gerdanlık takıyordu, "Ey Allah'ın Rasûlü, bu kolye biriktirilen mal hükmünde midir?" diye sordu. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Zekâtı verilmesi gereken miktara ulaşıp da zekâtı verilen mal, artık ‘kenz’ (biriktirilip azap sebebi olan hazine) değildir.»[7] Buna benzer birçok hadis daha vardır. [7] Ebû Dâvûd (1564) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Satışa sunulan ticaret mallarına gelince, bunlar yıl sonunda (piyasa değeri belirlenir) ve kıymetlerinin kırkta biri (yani %2,5) zekât olarak verilir. Bu malların değeri, satın alma fiyatına eşit olsa da, ondan fazla ya da az olsa da fark etmez. Çünkü Semure -radıyallahu anh-'dan rivayet edilen hadiste şöyle gelmiştir: «Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize, satışa sunduğumuz mallardan zekât vermemizi emrederdi.» [8]. [8] Ebû Dâvûd (1562) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Buna; satışa sunulan arsalar, binalar, araçlar, su çıkaran makineler ve satış maksadıyla hazırlanmış diğer ticaret malları da dâhildir.

Kiraya verilen binalara gelince; bunların kendilerine zekât yoktur. Bunların zekâtı, üzerinden hicri bir yıl geçtikten sonra elde edilen kira gelirinden verilir. Çünkü bu binalar satışa sunulmamıştır. Aynı şekilde, satış amacıyla edinilmeyip kullanım için satın alınmış özel araçlarda ve ticari (taksi) araçların kendilerine zekât gerekmez. Çünkü sahibi onları kullanmak amacıyla satın almıştır.

Eğer taksi sahibinin veya başkasının elinde nisap miktarına ulaşan bir para birikirse ve üzerinden hicri bir yıl geçerse, bu paranın zekâtını vermesi gerekir. Bu parayı geçim için, evlenmek için, bir mülk satın almak için, borç ödemek için ya da başka herhangi bir amaçla biriktirmiş olması fark etmez. Çünkü böyle durumlarda zekâtın farz olduğunu bildiren genel şer‘i deliller bulunmaktadır.

Âlimlerin görüşleri arasında en doğru olanı, yukarıda da belirtildiği gibi borcun zekâta engel olmadığı görüşüdür.

Yetimlerin ve akıl hastalarının mallarında da, eğer nisap miktarına ulaşır ve üzerinden bir hicri yıl geçerse, âlimlerin çoğunluğu göre zekât gerekir. Velileri (vasileri), yılın tamamlanmasının ardından bu zekâtı onlar adına niyet ederek vermekle yükümlüdürler. Bu, genel delillere dayanır. Nitekim hadiste geçtiği üzere Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- Muâz -radıyallahu anh-'ı Yemen’e gönderdiğinde şöyle buyurmuştur: «Allah Teâlâ, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı mutlak surette farz kılmıştır.» [9] [9] Buhârî (1395) nolu hadisi Müslim (19) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Zekât, Allah’a ait bir haktır; onu hak etmeyen kimselere torpil yaparak vermek caiz değildir. Kişinin, zekâtla kendisine bir fayda sağlaması, bir zararı uzaklaştırması, malını koruması ya da kınanmaktan kurtulmak için vermesi de doğru değildir. Aksine, bir Müslüman zekâtını sadece hak eden kimselere, onların gerçekten zekât ehli olmaları sebebiyle vermelidir; başka bir maksatla değil. Bunu gönül hoşnutluğuyla ve Allah için ihlasla yapmalıdır ki sorumluluğu üzerinden kalksın ve büyük bir sevap ile Allah’ın mükâfatını hak etsin ve yeri doldurulsun.

Allah -Subhânehû ve Teâlâ-, zekâtın kimlere verileceğini mukaddes kitabında açıklamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Zekâtlar; Allah’tan bir farz olarak fakirler, yoksullar, onu toplayan memurlar, kalpleri (İslam’a) ısındırılanlar, köleler, borçlular, Allah yolunda (cihad edenler) ve yolda kalanlar içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.) [Tevbe Suresi: 60. Ayet]

Bu yüce ayetin sonunda Allah Teâlâ’nın bu iki yüce isminin (el-Alîm ve el-Hakîm) zikredilmesi, Allah’ın kullarına bir uyarısıdır: Şüphesiz O, kullarının durumlarını en iyi bilendir; sadakayı (zekâtı) kimlerin hak ettiğini, kimlerin hak etmediğini bilir. O, hem şeriatında hem de takdirinde hikmet sahibidir; her şeyi yerli yerince koyar. Hikmetinin bazı yönleri insanlar tarafından anlaşılamasa da, kullar O’nun şeriatına güvenmeli, hükmüne teslim olmalıdırlar.

Allah’tan, bizi ve tüm Müslümanları dininde derin anlayış sahibi kılmasını, kendisiyle olan ilişkimizde samimi olmamızı, razı olacağı şeylerde yarışmamızı ve gazabını gerektiren durumlardan bizi uzak tutmasını dileriz. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve (kullarına) çok yakındır!

Allah'ın salat ve selamı Rasûlü Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in, ailesinin ve ashabının üzerine olsun.

İlmî Araştırmalar

Fetva, Davet ve İrşat Müdürlükleri Genel Başkanı

Saygıdeğer âlim Abdulazîz b. Abdullah b. Bâz -rahimehullah-

İkinci Risale

Ramazan Ayında Oruç Tutmanın ve Gece Namazı Kılmanın Fazileti İle Bazı Kimselerin Gözünden Kaçan Önemli Hükümlerin Açıklanması

Bismillâhirrahmânirrahîm

Abdulaziz b. Abdullah bin Bâz'dan, Müslümanlardan bu kitabı gören herkes için yazılmıştır. Allah beni ve onları iman ehlinin yoluna iletsin, beni ve onları Kur'an ve Sünneti doğru anlamaya muvaffak kılsın. Âmin!

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Bundan sonra: Bu, Ramazan orucunun ve gece ibadetinin faziletine dair kısa bir nasihattir. Ayrıca bu ayda salih amellerde yarışmanın faziletini ve bazı kimselere gizli kalabilecek önemli hükümlerin açıklamasını içermektedir.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Ramazan ayının gelişini ashabına müjdelediği ve bu ayın gelişinde onlara; rahmet kapılarının ve Cennet kapılarının açıldığını, Cehennem kapılarının kapandığını ve şeytanların zincire vurulduğunu haber verdiği sabit olmuştur. Ayrıca şöyle buyurmuştur: «Ramazan ayının ilk gecesi gelince, Cennet'in kapıları açılır ve onlardan hiçbiri kapatılmaz. Cehennem'in kapıları kapanır ve onlardan hiçbiri açılmaz. Şeytanlar zincire vurulur ve bir münadi: "Ey hayır isteyen, gel; ey şer isteyen, vazgeç! diye seslenir.” Allah’ın Cehennemden azat ettiği kulları vardır ve bu her gece gerçekleşir.» [1] Tirmizî (682) nolu hadisi, İbn Mâce (1642) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Peygamber -aleyhissalatu vesselam- şöyle buyurmuştur: «Ramazan ayı size geldi. Bu bereket ayı Allah'ın sizi ihsanıyla kapsadığı, rahmet indirdiği, günahları örttüğü, duaları kabul ettiği bir aydır. Allah sizin hayır ve ibadetteki yarışmanıza bakar ve meleklerine karşı sizinle övünür. Allah'a en iyi halinizi gösterin. Asıl bedbaht olan, bu ayda Allah’ın rahmetinden mahrum olan kimsedir.» [2] Tabarânî, Müsned'inde (2238) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Peygamber -aleyhissalatu vesselam- şöyle buyurmuştur: «Kim iman ederek ve mükâfatını da (Allah’tan) bekleyerek Ramazan ayında oruç tutarsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. Kim iman ederek ve mükâfatını da (Allah’tan) bekleyerek Ramazan ayında geceleri namaz kılarsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. Kim iman ederek ve mükâfatını da (Allah’tan) bekleyerek Kadir Gecesi namaz kılarsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.» [3] [3] Buhârî (2014) nolu ve Müslim (760) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Peygamber -aleyhissalatu vesselam- şöyle buyurmuştur: «Yüce Allah buyuruyor ki: Âdemoğlunun her iyi amelinin mükâfatı on katından yedi yüz katına kadar verilecektir. Ancak oruç hariç. Çünkü oruç benim içindir ve onun mükâfatını ben vereceğim. Şehvetini, yemesini, içmesini benim için terk etmiştir. Oruçlunun iki sevinci vardır: İftar ettiği zamanki sevinci, Rabbine kavuşmanın sevinci. Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur.» [4] [4] İbn Mâce (1638) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Ramazan ayında oruç tutmanın, gece namazı kılmanın ve genel olarak orucun fazileti hakkında pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır.

Mümin, Allah’ın kendisine Ramazan ayına ulaşmayı nasip etmesini büyük bir fırsat olarak görmeli ve bunu değerlendirmelidir. Hemen hayırlı amellere yönelmeli, günahlardan sakınmalı, Allah’ın farz kıldığı görevleri yerine getirmede gayretli olmalıdır. Özellikle beş vakit namaz konusunda; çünkü namaz, İslam’ın direğidir ve şehadet kelimesinden sonra en büyük farzdır. Bu nedenle her Müslüman erkek ve kadının, namazlara dikkat etmesi, onları vaktinde, huşû ve tadili erkana uygun eda etmesi gerekir.

Erkekler hakkında namazın en önemli farzlarından biri de, Allah’ın yüceltilmesine ve içinde adının anılmasına izin verdiği camilerde cemaatle eda edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte rükû edin.) [Bakara Suresi: 43. Ayet] Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek (huşû ile) huzurunda durun.) [Bakara Suresi: 238. Ayet] Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Gerçekten Müminler kurtuluşa ermiştir. 1 Onlar namazlarında huşû içinde olanlardır. 2) [Mü'minûn Suresi: 1 ve 2 Ayetler] Daha sonraki ayetlerde şöyle buyurmuştur: (Onlar, namazlarını eda ederler. 9 İşte onlar, Firdevs'e varis olanlardır. 10 Onlar orada ebedi kalacaklardır. 11) [Mü'minûn Suresi: 9-11 Ayetler] Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Bizimle onlar (Münafıklar) arasındaki ayırıcı temel unsur namazdır. Kim, namazı terk ederse kâfir olur.» [5] [5] Tirmizî (2621) nolu hadisi, İbn Mâce (1079) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Namazdan sonra en önemli farz zekât vermektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na ibadet etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.) [Beyyine Suresi: 5. Ayet] Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rasûle itaat edin ki size merhamet edilsin. 56) [Nûr Suresi: 56. Ayet].

Allah'ın azim kitabı ve değerli rasûlünün sünneti, mallarının zekâtını vermeyenlerin kıyamet günü cezalandırılacağını haber vermiştir.

Namaz ve zekâttan sonra en önemli hususlardan biri Ramazan orucudur. Bu, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hadisinde zikredilen İslam'ın beş şartından biridir. «İslam beş temel üzerine bina edilmiştir; Allah'tan başka hak ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve (Allah'ın evini) haccetmek.» [6] [6] Buhârî (8) nolu hadisi, Müslim (16) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Müslüman; orucunu ve gece namazını, Allah'ın kendisine yasakladığı söz ve davranışlardan korumalıdır. Zira orucun gayesi, Allah -Subhânehû ve Teâlâ-'ya itaat etmek, yasaklarından kaçınmak, nefsini, hevasına uymaya karşı mücadeleye alıştırmak ve onu Rabbine itaat etmeye yönlendirmektir. Amaç sadece orucu bozan yiyecek, içecek ve benzeri şeylerden uzak durmak değildir. Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak gelen rivayette o şöyle buyurmuştur: «Oruç bir kalkandır. Sizden biri oruçlu iken çirkin söz söylemesin ve sesini yükseltmesin. Eğer biri ona hakaret ederse veya onunla kavga ederse, ben oruçluyum desin.» [7] Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak gelen bir hadiste o şöyle buyurmuştur: «Kim yalan söylemeyi, yalanla iş görmeyi ve cehaleti terk etmezse, Allah'ın onun yemesini ve içmesini bırakmasına (oruç tutmasına) ihtiyacı yoktur.» [8] Bu ve benzeri naslardan anlaşıldığı üzere oruçlu kimse, Allah'ın kendisine yasakladığı her şeyden sakınmalı ve Allah'ın kendisine farz kıldığı her şeyi yerine getirmelidir. Bunu yaparken bağışlanmayı, Cehennem ateşinden kurtulmayı, orucunun ve namazının kabul olmasını umar. [7] Buhârî (1904) nolu hadisi, Nesâî (2537) nolu hadisi rivayet etmiştir. [8] Buhârî (1804) nolu hadisi, Ebû Dâvûd (2362) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Bazı Kimselerin Gözünden Kaçan Önemli Hükümler Vardır:

Bunlardan biri şudur: Müslümanın orucu, gösteriş (riya) veya insanların takdiri için ya da çevresine, ailesine veya memleketindekilere uymak amacıyla değil; iman ederek ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek tutması gerekir. Oruç tutmaya sevk eden sebep, Allah’ın bunu farz kıldığını bilmesi ve bu ibadet karşılığında ecrini Rabbinden umması olmalıdır. İşte Müslümanın Ramazan ayının gece namazlarını iman ederek ve sevabını Allah'tan bekleyerek kılması gerekir, başka bir amaç için değil. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Kim iman ederek ve mükâfatını da (Allah’tan) bekleyerek Ramazan ayında oruç tutarsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. Kim iman ederek ve mükâfatını da (Allah’tan) bekleyerek Ramazan ayında geceleri namaz kılarsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. Kim iman ederek ve mükâfatını da (Allah’tan) bekleyerek Kadir Gecesi namaz kılarsa, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.» [9] Buhârî (2014) nolu hadisi ve Müslim (760) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Bazı kimselerin gözünden kaçan önemli hükümlerden biri de: Oruçlu kimsenin başına gelecek yaralanma, burun kanaması, kusma ya da suyun veya benzinin istemeden boğaza kaçması gibi durumlardır. Bütün bunlar orucu bozmaz, ancak bir kimse bilerek kusarsa orucu bozulur. Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Kim elinde olmayarak kusarsa, o orucu kaza etmesi gerekmez. Bile bile kusan kimse ise orucunu kaza etsin.» [10] [10] Tirmizî (720) nolu hadisi, İbn Mâce (1676) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Bunlardan bir de: oruçlu kimsenin cünüplük guslünü fecir (imsak) vaktine kadar geciktirme durumu söz konusu olabilir. Yine bazı kadınlar için, eğer fecirden önce temizlendiklerini (hayız veya nifasın bittiğini) görürlerse, hayız veya nifas guslünü fecrin doğuşuna kadar geciktirme durumu ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda bu kadının oruç tutmak gerekir ve guslü fecrin doğuşundan sonrasına bırakmasında bir engel yoktur. Ancak guslü güneş doğuncaya kadar geciktirmesi caiz değildir. Aksine, güneş doğmadan önce gusledip sabah namazını kılması vaciptir. Aynı şekilde cünüp olan bir kimsenin gusül abdestini Güneş'in doğuşundan sonraya bırakması caiz değildir. Bilakis Güneş doğmadan önce gusül abdesti alıp sabah namazını kılmalıdır. Sabah namazına cemaatle birlikte kılmak için, erkeklerin buna daha özen göstermesi (guslü geciktirmemeleri) gerekir.

Orucu bozmayan durumlardan biri de; kan tahlili yaptırmak ve gıda değeri olmayan iğnelerin yapılmasıdır. Mümkünse bunları geceye ertelemek daha uygun ve ihtiyatlı olandır. Çünkü Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!» [11] [11] Tirmizî (2518) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuştur: «Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dini ve ırzını korumuş olur.» [12] [12] Buhârî (52) nolu hadisi, Müslim (1599) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Bazı kimselerin gözünden kaçan önemli hükümlerden biri de: ister farz olsun, ister nafile, ta'dîl-i erkâna uygun namaz kılmamaktadır. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den gelen sahih hadisler, ta'dîl-i erkânın namazın rükünlerinden biri olduğunu, buna uygun kılınmayan namazının geçerli olmayacağını göstermektedir. Namazda sakin ve huşûlu olmak, her uzvun yerli yerine dönmesini beklemektir. Ramazan ayında pek çok kişi teravih namazını, ne olduğunu anlamadan, ta'dîl-i erkâna uymadan, adeta tavuğun yem yemesi gibi kılmaktadır. Bu şekilde kılınan namaz geçersizdir, bunu yapan günahkâr olur ve sevap almaz.

Bazı kimselerin gözünden kaçan önemli hükümlerden biri de şudur: Kimi insanlar teravih namazının yirmi rekâttan az kılınamayacağını zanneder; kimileri de onun on bir veya on üç rekâttan fazla kılınamayacağını zanneder. Ancak bu zanların hepsi yersizdir; delillere aykırı olan yanlış görüşlerdir.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den gelen sahih hadisler, gece namazında genişlik bulunduğunu, ihlal edilemeyecek belirli bir sınırının bulunmadığını göstermektedir. Bilakis, Nebî-sallallahu aleyhi ve sellem-'in geceleri on bir rekât, bazen on üç rekât, bazen de Ramazan ayında ve başka zamanlarda bundan daha az namaz kıldığı sabit olmuştur. Kendisine gece namazı sorulduğunda şöyle buyurmuştur: «(Gece namazı) ikişer ikişerdir. Sizden biri fecrin doğmasından korkarsa, daha önce kıldıklarını vitir kılacak şekilde bir rekât kılsın.» [13] Sahihliği hususunda ittifak edilmiştir. [13] Buhârî (946) nolu hadisi, Müslim (749) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Ramazan ayında ve başka herhangi bir zamanda rekât sayısı konusunda kesin bir sayı belirtmemiştir. İşte bu yüzden Ömer -radıyallahu anh- zamanında sahabeler bazen yirmi üç rekat, bazen de on bir rekât namaz kılıyorlardı. Bütün bunlar Ömer -radıyallahu anh- ve onun halifeliği dönemindeki sahabelerden sabit olmuştur.

Bazı selef âlimleri Ramazan ayında otuz altı (36) rekât namaz kılar, ardından üç rekât da vitir kılıyorlardı. Bazıları ise kırk bir (41) rekât namaz kılardı. Bunu Şeyhülislam İbn Teymiyye -rahmetullahi aleyh- ve diğer âlimler zikretmişlerdir. Konunun çok geniş kapsamlı olduğunu yani bir sınırlamanın olmadığını da söylemiştir. Ayrıca kıraati, rükû ve secdeyi uzun tutan kimsenin rekât sayısını azaltmasının; kıraati, rükû ve secdeyi hafif tutan kimsenin ise rekât sayısını artırmasının daha faziletli olacağını da belirtmiştir. İbn Teymiye -rahimehullah-'ın sözlerinin anlamı budur.

Kim, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetini tefekkür ederse, Ramazan'da olsun başka zamanlarda olsun, en faziletli olanın on bir veya on üç rekât namaz kılmak olduğunu anlar. Çünkü bu, Peygamberimizin çoğunlukla yaptığına uygundur. Ayrıca bu durum, namaz kılanlar için daha kolay ve huşu ile sükûnete daha yakındır. Daha önce belirtildiği gibi fazla kılan kimse için de ne bir sakınca ne de bir kerahet söz konusudur.

Ramazan'da imamla birlikte teravih kılan kimse için en faziletli olan, imam namazı bitirinceye kadar onunla birlikte namazı kılmaktır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Bir kimse imamla beraber namaz bitene kadar (teravih) namazını kılarsa, o kimseye bütün gece namaz kılmış gibi sevap yazılır.» [14] [14] Tirmizî (806) nolu hadisi Ebû Dâvûd (1375) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Bu mübarek ayda, tüm Müslümanlar için nafile namaz kılmak, Kur’an’ı tefekkür ederek ve anlayarak okumak, bol bol tesbih (Sübhânallah), tehlîl (Lâ ilâhe illallah), tahmîd (Elhamdülillah), tekbir (Allahu ekber), istiğfar (Estağfirullah) etmek, meşru dualar yapmak, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah’a davet etmek, fakir ve yoksullara yardım etmek, anne-babaya iyilikte bulunmak, akraba ile ilişkileri sürdürmek, komşuya ikramda bulunmak, hastaları ziyaret etmek ve diğer hayır çeşitlerinde gayret göstermek meşru kılınmıştır. Çünkü Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- daha önce zikri geçen hadiste şöyle buyurmuştur: «Allah, bu ayda (Ramazan’da) sizin hayırda yarışmanızı görür ve bununla meleklerine karşı sizinle övünür. Öyleyse Allah’a kendinizden hayır gösterin. Çünkü asıl bedbaht, bu ayda Allah’ın rahmetinden mahrum kalandır.» [15] [15] Taberânî Müsned'inde, (2238) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Kim bu ayda bir salih amel işlerse, sanki başka bir ayda farz işlemiş gibi sevap kazanır. Kim bu ayda bir farzı yerine getirirse, sanki başka bir ayda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi sevap kazanır.» [16] [16] İbn Huzeyme Sahihinde (1887) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Peygamber -aleyhissalâtu vesselâm- sahih hadiste şöyle buyurmuştur: «Ramazan ayında yapılan umre, hacca yahut benimle yapılmış bir hacca denktir.» [17] [17] Buhârî (1863) nolu hadisi rivayet etmiştir.

Bu mübarek ayda çeşitli hayırlarda yarışmanın ve rekabet etmenin meşru olduğuna dair pek çok hadis ve rivayetler bulunmaktadır.

Allah’tan bizleri ve tüm Müslümanları kendisinin razı olacağı her işe muvaffak kılmasını, oruçlarımızı ve namazlarımızı kabul etmesini, hâllerimizi ıslah etmesi ve bizleri sapıklığa sürükleyen fitnelerden korumasını niyaz ederiz. Yine Allah -Subhânehû ve Teâlâ-'dan Müslümanların yöneticilerini ıslah etmesini, sözlerini hak üzere birleştirmesini niyaz ederiz. Şüphesiz ki bunların sahibi ve buna güç yetiren yalnızca O’dur.

Es-selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuh.